| |
Neşesi, yaşama
sevinci, olağanüstü hitabeti ve yaşadıklarıyla, devrimin eylem ve
düşünce
alanına derin
iz bırakan anarşist bir kadının, içinde yoğrulduğu ve dünyayı saran
fırtınalı
mücadele
yıllarının büyüleyici öyküsü:
Emma Goldman,
1940 yılına kadar yaşamasına rağmen, aslında 19. yüzyıla ait bir
kişiliktir. Yaşam felsefesini, özgürlük tutkusunu, mücadeleci ruhunu
19. yüzyıldaki devrimci dalganın insanı çepeçevre saran, etkileyici
atmosferi içinde edinmiştir. Yirmi yaşında anarşist harekete
katıldığında; Rusya'da geçen çocukluğunu, Amerika'da başlayan birkaç
yıllık fabrika işçiliğini ve iki senelik evliliğini "eski bir giysi
gibi" geride bırakıyordu. Yabancı ve ürkütücü Yeni Dünya'nın ona
hazırladığı acımasız sürprizlere, gençliği, sağlıklı bedeni ve
sarsılmayan bir tutkuyla sarıldığı özgürlük idealinin ateşiyle göğüs
geriyordu.
Amerikan anarşist
hareketinin radikal bir çizgiye yönelmesinde Emma'nın büyük bir rolü
vardı. Bundan daha da önemlisi, erkek yoldaşlarıyla sık sık çatışma
ve çoğu kez yalnız kalma pahasına, kadın sorununu, cinselliği ve
anti-militarizmi anarşizmin gündemine oturtarak yirminci yüzyıl
anarşizminin şekillenmesine önemli bir katkıda bulunmasıdır.
Amerika'da kaldığı otuz beş yıl boyunca, ifade özgürlüğü, doğum
kontrolü, eşcinsel hakları, özgür birliktelik ve savaş karşıtlığının
militan bir savunucusuydu. Hem de nerdeyse her konferans ve
mitingden sonra gelen tutuklama emri ve hapis cezalarına asla
aldırmadan.
Anarşistlerin
haklı kaygılarına rağmen Sovyet Devrimi'ni heyecan ve coşkuyla
selamladı. Ona göre, devrimle birlikte Rusya yeniden yaratılmış ve
insanlığı kucaklamıştı. Arkadaşı Aleksandr Berkman ile beraber 1920
yılında Rusya'ya döndüğünde büyük bir özveriyle kendini devrimin
yeni Rusya'sına adamaya hazırdı. Ne var ki, sosyalist iktidarın,
başta Anarşistler olmak üzere Sosyalist Devrimciler ve diğer
muhalefet güçleri üzerindeki baskısı bütün hızıyla sürüyordu.
Duyduklarına, gördüklerine başta inanmak istemeyen Emma; Lenin,
Troçki ve diğer Bolşevik liderlerle yaptığı görüşmelerden sonra,
anarşistlerin imhasına yönelik başlatılan sürek avının sistematik
bir devlet politikası olduğunu anladı. Kronştad denizcilerini on gün
boyunca top ateşine tutan Bolşevik İktidar'ın ne olduğunu ve
devrimin nereye doğru kaydığını iki yıl boyunca acı ve gözyaşıyla
gördü, yaşadı. Dört yıllık sosyalist iktidarın bunca gazabına tanık
olmak, yaşamını devrim ve özgürlük tutkusuyla dokumuş bir devrimci
için dayanılmaz bir acıydı. Derin bir düş kırıklığı içinde Rusya'dan
ayrılmaya karar verdi. Büyük bir sevinç ve coşkuyla geldiği
Rusya'dan, 1921 yılında, hıçkırıklarını bastırarak ve geride
kalanların acı hatıralarıyla ayrılıyordu.
Emma, Rusya'da
uğradığı büyük düş kırıklığından sonra yaklaşık yirmi yıl daha
Avrupa'nın çeşitli yerlerinde yaşadı. İngiltere'de yok olma
noktasına gelen anarşist hareket onun sayesinde yeniden çeşitli
yayınlar etrafında canlanıp toparlandı. İspanyol anarşistleri
ayaklandığında, yetmiş yaşına yaklaşan Emma, bastonunu ve
daktilosunu alıp İspanya'ya geçerek anarşistlerle omuz omuza
çalıştı.
Kendi deyimiyle
“hayatını dolu dizgin yaşarken” geriye büyük düşünce ve büyük
kavgaların insanına özgü derin izler bırakarak, 1940 yılında hayata
veda etti.
Emma , aradan bir
asır geçmesine rağmen, bugün bile isyankâr ruhumuza birkaç beden
büyük gelen düşünce ve eylemlerin tutarlı bir savunuru ve
uygulayıcısıydı.
|